SAĞLIK-GÜZELLİK-KOZMETİK



Kemik dostu vitamin ve minerallere sofranızda yer açın!

GÜÇLÜ KEMİKLER İÇİN OLMAZSA OLMAZ BEŞLİ


Her ne kadar sert ve dinamik bir doku olarak görünse de kemiklerimiz de yıpranıp zayıflayabiliyor. Özellikle yaş ilerledikçe hızlanan kemik erimesi beklenmedik bir anda, en küçük bir kazada kemik kırıklarına yol açabiliyor. Oysa kemik erimesine karşı gençken alacağımız basit önlemlerle, ileri yaşlarda da sağlıklı ve güçlü kemiklere sahip olmamız mümkün. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selami Çakmak “50 yaşından sonra yavaş yavaş kemik kütlemizde azalmalar meydana gelebilir. Bebeklik ve çocukluk çağlarında kemik sağlığına katkıda bulunulması ileri yaşlarda oluşabilecek kemik sağlığı sorunlarını önleyebilir. Dengeli ve sağlıklı beslenmenin yanı sıra kemiklerimize fayda sağlayan bazı vitaminler ve mineraller de vardır” diyor. Doç. Dr. Selami Çakmak, dengeli ve sağlıklı beslenme ile kemik sağlığımıza katkıda bulunacak vitamin ve mineralleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

D VİTAMİNİ
Kemik sağlığı için en önemli vitaminlerin başında D vitamini geliyor. Özellikle besin ile alınan kalsiyumun emilmesindeki katkısı büyük olan D vitamininin kemiğin büyümesinde ve yapım-yıkım dengesinde de önemli rolü var. D vitamini eksikliği olanlarda kemikte kolaylıkla kırılma, eğilme ve bükülmeler olabiliyor.

D vitamini kaynakları:
En iyi D vitamini elde etme yolu gün ışığında güneş ışınlarından faydalanmak. Balık ve balık yağı da D vitamini açısından zengin. Doğal besin kaynaklarında çok yaygın olarak bulunmaması nedeniyle D vitamininin ek olarak alınması gerekebilir. Çocukluktan başlayıp ileri yaşlara göre değişmekle birlikte hekim önerisiyle günlük 600 ile 4000 IU arasında D vitamini alınması faydalı.

KALSİYUM
Çocukluk ve ergenlik döneminde alınan kalsiyumun sağlıklı bir kemik için gerekli olduğu aşikâr. Vücutta kalsiyum depolarının hep dolu tutulması için kalsiyum içeren besinlerin yetişkinlik döneminde ve ileri yaşlarda da tüketilmesi şart. Yapılan bir araştırmaya göre çocukluğundan bu yana yeterli kalsiyum alan kişilerde kemik erimesine bağlı kırıklar, yeterli kalsiyum almayanlardan yüzde 30 daha az görülüyor.
Kalsiyum kaynakları:
1 porsiyon somon balığında 200 mg, 1 su bardağı süt içinde 200 mg kalsiyum bulunuyor. Sağlıklı bir yetişkinin günde 1000 mg. ileri yaşlarda ise günde 1200 mg kalsiyum alması gerekiyor. Damarlarımızda dolaşan kalsiyum miktarı yetersiz kalırsa, vücudumuz bu kalsiyumu yerine koymak için kemik depolarını kullanıyor. Bu nedenle beslenme ile kalsiyum alımına önem vermek gerekiyor.

FOSFOR
Fosfor ve kalsiyuma kemik sağlığının devamı için çalışan ikili savaşçı denilebilir. Bu iki mineral beraber alındığında sindirim sistemimizden emilmesi daha iyi oluyor. Ancak yapılan çalışmalar; bol miktarda kafein almanın kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilmesini azalttığını ortaya koyuyor. O nedenle aşırı kahve tüketiminden kaçınılmalı.

Fosfor kaynakları:
Koyu yeşil yapraklı taze sebzeler, baklagiller ve badem gibi kuruyemişlerde bol miktarda kalsiyum ve fosfor bulunuyor. Dengeli beslenme ile vücudumuz için gerekli günlük fosfor miktarını genellikle gıdalardan aldığımızdan ek bir takviye gerekmiyor.

K VİTAMİNİ
K vitamininin kemik oluşmasında etkili bir görevi var. Son yıllarda yapılan çalışmalar, K vitamini eksikliği bulunan kişilerin kemiklerinde kırık oluşma riskinin daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle menopoz sonrasındaki kadınların kemik sağlığının korunmasında K-2 vitaminin koruyucu etkisi var.

K vitamini kaynakları: 
Yeşil yapraklı taze sebzeler, süt ürünleri, maydanoz, yeşil çay, kivi ve kuru erik K vitamini açısından oldukça zengin. Ancak herhangi hastalığı nedeni ile kan sulandırıcı kullanmakta olanların doktorlarına danışarak K vitamini desteğine ihtiyacı olup olmadığına karar verilmeli.

C VİTAMİNİ
Normal kemik gelişimin yapıtaşlarından birisi olan kolajenin oluşmasında C vitaminin rolü büyük. Aynı zamanda vücutta antioksidan olarak da çalışan C vitamini, kemiklerdeki yıkımın önlenmesine de katkıda bulunuyor. Yapılan bir çalışma; ileri yaşlardaki erkeklerde C vitamini alınması ile kalça kemiğindeki kırık oluşma riskinin azaldığını gösteriyor. Diyet ile alınması tavsiye edilen günlük C vitamini miktarı kadınlarda 75 mg, erkeklerde 90 mg.

C vitamini kaynakları:
Brokoli, karnabahar, turunçgiller, sivri biber, çilek ve kivide bol miktarda C vitamini bulunuyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selami Çakmak “Saydığımız vitamin ve minerallerin dengeli bir beslenme ile alınması çok önemlidir. Her birinin birbiri ile etkileşimde olduğu ve birbirinin faydasını artırdığı göz önünde bulundurulduğunda, yaşamımızdaki her alanda olduğu gibi kemik sağlığımızın korunmasında da denge en önemli unsur olmaya devam etmektedir” diyor.




“Koku yaşamsal önem taşıyor!”
                                                                                               KOKU VE TAT SEMPOZYUMU

Dost sohbetine eşlik eden kahvenin kokusuyla da huzur verdiğini biliyor muydunuz? Ya yediğiniz yemeğin lezzetini sahip olduğu aroması ve kokusundan aldığını? Mis gibi kokan bir çiçeği en son ne zaman içinize çekerek kokladınız? Sıcacık bir simit ya da sıcak bir çikolata kokusuyla huzur duydunuz mu hiç? Pek çoğumuz kokuları doğru algılamadığının farkında olmayabilir. Oysa koku alma bozukluğu toplumun 5’te 1’ini etkileyen önemli bir sorun! Peki koku ve tat alma duyusu olmayan kişiler, hayatı nasıl algılıyor, bu duyularını geri kazanmaları mümkün mü?

4-5 Mayıs 2018 tarihlerinde Acıbadem Taksim Hastanesi’nde düzenlenen 1. Uluslararası Koku ve Tat Sempozyumu’nda bu sorular cevap buldu; hastaların öyküleriyle birlikte koku ve tat alamayanların dünyasına tanık olundu. Sempozyum öncesi düzenlenen basın toplantısında, koku ve tat alamayan kişiler için özel olarak hazırlanan Anozmik menülerden, uygulamalı koku testine kadar farklı deneyimler yaşandı. Katılımcılar koku ve tat ilişkisini öğrenirken, ‘koku körlüğü’nün tedavi yöntemlerini, alanında isim yapmış uzmanlardan dinledi.

“Tiroit hastalıklarından diyabete birçok nedeni var!”
Yerli ve yabancı, alanında önde gelen uzmanların katılımıyla gerçekleştirilen Uluslararası Koku ve Tat Sempozyumu’nun Başkanı, Acıbadem Taksim Hastanesi KBB Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Aytuğ Altundağ, koku alamamanın önemli bir hastalık olduğunu, bu sorunla yaşayan binlerce kişi olduğunu belirtirken, hastalığın tedavisine yönelik yenilikler hakkında bilgi verdi.
Koku alma bozukluğunun birçok nedeni olduğunu belirten Doç. Dr. Aytuğ Altundağ “Koku alma bozukluğunun burun ve sinüs hastalıkları, üst solunum yolu enfeksiyonları ve kafa travmaları gibi sık bilinen nedenleri dışında, sıklıkla gözden kaçan ama klinik pratiğimizde pek çok açıdan önümüze çıkan nedenlerinden bazıları da Endokrinolojik problemler ve Toksik nedenlerdir. Diyabet, Hipotiroidi gibi hastalıkların yanı sıra hava kirliliği gibi pek çok toksik faktör de koku alma bozukluğuna yol açarak, yaşam kalitesini ciddi ölçüde düşürüyor” diye konuştu.
Doç. Dr. Aytuğ Altundağ “Daha önce pek çok koku alamayan hastaya tıpta bir çözüm olmadığı söyleniyordu, artık tanımladığımız güncel tedavi metotları ve erken teşhis sayesinde koku alma duyusunu yitiren pek çok insan tekrar koku alma yeteneğini kazanıyor” dedi. Uzun yıllardır bu alanda önemli çalışmalar yapan ve ülkemizi de yurtdışındaki pek çok toplantıda bu alandaki çalışmaları ile temsil eden Doç. Dr. Aytuğ Altundağ “Artık sadece koku duyusunu sonradan yitirmiş kişilerin tedavisi değil, aynı zamanda doğuştan koku alamayan kişilerin destek ve rehabilitasyon süreçlerini, beslenme şekillerini, sosyal yaşamda güvenlikleri için gerekli eğitimleri de planlıyoruz. Bu amaçla 18 ülkenin ortak olarak çalışmaya dahil olduğu proje kapsamında çocukluk çağında erken dönem koku alma bozukluğu olan çocukların tespiti için “Evrensel Koku Testi”ni geliştirdik ve bu testin çocuklara uygunluğunu da sağladık” dedi. 

Bu bilgilerle beraber burnumuzu özel bir hassas mandal ile sıkıştırıp acı, ekşi tatları yorumlamaya çalıştık. (sağdaki fotoğraf) 

“Koku bozukluğu hastası olduğunu bilmeyenler var!”
2 gün süren sempozyum yerli ve yabancı katılımcıların ilgi odağı oldu. Koku bilimi alanında dünyadaki önemli isimlerden Almanya Dresden Üniversitesi’nden Prof. Dr. Thomas Hummel, yeni koku alma teorileri üzerine çalışan ve her molekülün farklı titreştiği ve bu titreşimlerle farklı kokular yaydığını vurgulayan İngiltere’den Dr. Simon Gane, çocuklarda erken dönem koku alma sorunları üzerine uzmanlaşan Almanya’dan Dr. Valentin Schriever, koku alma bozukluğunun teşhisindeki yenilikler üzerine araştırmaları olan Acıbadem Taksim Hastanesi Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Düzgün Yıldırım, kokuların kültürel olarak tarihini anlatan Vedat Ozan, bu uzmanlardan sadece birkaçıydı.
Çocuklarda erken dönem koku alma sorunları üzerine önemli çalışmalara imza atan Dr. Valentin Schriever toplantıda yaptığı konuşmada, koku bozukluğu hastası olduğunu bilmeyen pek çok kişi olduğunu belirterek “Öncelikle Türkiye’de ilk defa düzenlenen böyle kapsamlı bir toplantıda bulunmaktan onur duyuyorum. Artık işitme seviyesinin erken dönemde tespiti gibi koku duyusunu da erken yaşlarda test etmek istiyoruz. Çalışma arkadaşım Doç. Dr. Aytuğ Altundağ ve diğer bilim insanları ile ortak olarak ürettiğimiz ‘yeni koku testi’ bu amaca hizmet edecektir” dedi.
Koku alma kaybı depresyona bile neden olabiliyor
Toplantıya Almanya Dresden Tıp Fakültesi Koku ve Tat Kliniği’nden katılan Prof. Dr. Thomas Hummel koku alma bozukluklarının genel bir rahatsızlık olduğunu belirtirken bu sorunun toplumun beşte birini etkilediğini söyledi. Koku alma kaybının temel nedenlerinin viral üst solunum yolu enfeksyonu, sinüs-burun hastalıkları ve baş travmaları olduğunun altını çizen Prof. Dr. Hummel, bu rahatsızlığa kulak burun boğaz hastaları arasında da çok sık rastlandığını vurguladı. Koku alma duyusunun kaybının; yemekten zevk alamama, yemekten zehirlenme ve sigara kokularını fark edememe gibi rahatsızlıklara yol açtığını belirten Prof. Dr. Thomas Hummel sözlerine şöyle devam etti: “Koku alamama bir ölçüde sosyal ortamlarda ve iş hayatında zorluklar yaratmaktadır. Çoğu hasta bu kısıtlamalarla başa çıkabilmektedir ancak az bir oranda da olsa bazı hastalarda yaşam kalitelerini etkileyen önemli kısıtlamalar ve depresyon gözlemlenmektedir.”
“Koku yaşamsal önem taşıyor!”
Kokunun kültürel tarihiyle ilgili araştırmalarıyla tanınan, önde gelen uzmanlardan Parfümör, 4 ciltli Kokular kitabının yazarı Vedat Ozan da toplantıda yaptığı konuşmada; koku ve tat duyusunun yaşamsal öneme sahip olduğunu belirterek “Örneğin; olası bir gaz kaçağı ya da zehirli maddelere maruziyet esnasında koku duyusu erken uyarı sistemi gibi çalışırken, koku duyusunu kaybeden kişi hem ölümcül risklere karşı savunmasız kalıyor hem de yaşam kalitesinde ciddi oranda azalma meydana geliyor. Koku duyusunun başrolde olduğu ve insanlar için yaşamsal önem taşıyan birçok şey var” dedi.
Ülkemizde ve dünyada milyonlarca kişinin karşı karşıya kaldığı bu hastalığa, düzenlenen etkinlik sayesinde farkındalık oluşacağını belirten Vedat Ozan, kahve kokusuna da değinerek şöyle konuştu: “Küçük kırmızı bir meyvenin tohumları olan kahve, Afrika’da yetişmeye başlayıp tüm dünyaya yayılmış ve tarihin gidişatında birçok şeyi değiştirmiştir. Hatta bazı tarihçiler, kahve ve kahve evleri olmasa aydınlanma çağının mümkün olmayacağını ileri sürmektedirler. Ayrıca kahve, kamu diplomasisinin ilk araçlarından biri olmuştur. Yapılan araştırmalar kahve gibi kahve kokusunun da insan psikolojisini olumlu etkilediğini ortaya koyuyor.”

Anozmik Aşçı yaşadıklarını anlattı
Aşçılık eğitimi alıp 1 sene Kıbrıs’ta aşçılık yaptıktan sonra geçirdiği kaza sonucu koku ve tat alma duyusunu kaybeden Onur Demirbaş, yaşadığı bu durumun meslek hayatını nasıl etkilediğini ve yaşadığı sorunla mücadelesini anlattı. Doç. Dr. Aytuğ Altundağ’ı bulup onunla başlayan hasta doktor ilişkisinin, kendisinde başka bir farkındalık oluşmasını sağladığını söyleyen Onur Demirbaş, “Aytuğ bey bana “Neden birlikte koku alamayan insanlara yönelik yemekler hazırlamayalım” dedi ve onun yönlendirmeleriyle bu menünün felsefesi olduğunu öğrendim. Sonrasında Doç. Dr. Aytuğ Altundağ’ın tedavisi ile tekrar koku almaya başlasam da başka insanlara yardımcı olmak için Türk mutfağına özgü tatlarla yeni bir mutfak oluşturmaya çalışmaktayız” diye konuştu.



Yeşil Çay ile sağlıklı ağız ve dişler


Bitkiler, eski tarihlerden beri sağlığın korunması ve hastalıklarla savaşta kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalar bitki özleri ve bunlardan elde edilen ürünlerin koruyucu ve tedavi edici özellikleri üzerine oldukça yoğunlaşmıştır. Bitkilerle tedavi anlamına gelen Fitoterapi, bilimsel temellere, araştırmalara, klinik çalışmalara dayanmakta olup alternatif bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir.

Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Restoratif Diş Tedavisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yeşim Şeşen Uslu, ‘’Bitkiler, sebze ve meyveler antioksidan içermektedirler. Antioksidanlar ‘serbest radikaller’ olarak isimlendirilen maddelere karşı etki gösterirler. Günümüzde sentetik antioksidanlar hakkındaki kuşkulardan dolayı, insanlar doğal antioksidanları (bitkilerde bulunan) tercih etmektedir.

Literatürde bitki ekstraktlarının antioksidan etkilerinin incelendiği birçok çalışma bulunmaktadır. Bitkisel kaynaklı ürünlerin, dental plak ve oral hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan kimyasallara alternatif olarak kullanılabileceği de düşünülmektedir. Bitkiler sentezledikleri pitokimyasallar ile oral sağlığı olumlu etkilemektedir. İçerdikleri polifenoller ile enflamasyon kontrolü, detoksifikasyon, antikanser, kilo verdirici etkileri bulunmaktadır’’ dedi.

Ülkemizde olduğu kadar dünyada birçok ülkede yoğun olarak tüketilen çayların da içeriğinde yoğun olarak polifenollerin bulunduğu, bunun da büyük bir kısmını kateşinlerin oluşturduğu bildirilmiştir. Yeşil çay içerisinde bulunan kateşinler, kuvvetli antioksidan özellikte, olup antienflamatuvar etki de göstermektedirler. Daha önce yapılan çalışmalarla yeşil çayın ağız kanserini önlemede etkili olduğu ve yeşil çay tüketimi ile dişeti hastalıkları oluşumu arasında ters bir ilişki olduğu bulunmuştur. Ayrıca yeşil çayın yine içeriğindeki kateşin ile diş çürüğüne yol açan bakterileri ve enzimlerini baskılayarak, dişe yapışmasını engelleyerek diş çürüğünü de önlediği daha önce yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Yeşil çay ayrıca dişlerin yapısını güçlendirdiği bilinen florür bakımından da zengindir.

Son yıllarda yeşil çayın dişlerin asit ile aşınması anlamına gelen dental erozyon üzerine etkisini araştıran birçok çalışma yapılmıştır.

Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Restoratif Diş Tedavisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yeşim Şeşen Uslu, diş aşınmaları hakkında önemli bilgiler verdi.

Diş aşınmaları günümüzde en sık karşılaşılan problemlerden biri haline gelmiştir. Diş aşınmalarından erozyon (asit kaynaklı diş aşınması) da önemli ve erken dönemde önlem alınması gereken diş aşınmalarındandır. Yaşam koşullarının değişmesiyle beraber asitli yiyecek ve içeceklerin tüketim miktarı ve sıklığının günümüzde artış göstermesi ile dental erozyonun etyolojisi, görülme sıklığı, önlenmesi ve tedavisine yönelik yaklaşımlar da giderek önem kazanmıştır. Dental erozyon herhangi bir bakteriyel etken olmaksızın kimyasal etkenler yolu ile meydana gelen diş sert doku kaybı olarak tanımlanmaktadır.

Erozyona neden olan başlıca etkenler, bireyin alışkanlıklarına bağlı olduğundan, bunların kontrol altına alınması oldukça zordur. Bu nedenle, tedavi stratejileri daha çok erozyonu önleme yönünde geliştirilmektedir.

Yeşil çay ile gargara yapılması dental erozyonu azaltıyor

Diş erozyonunu önlemede asit maruziyetini azaltmak, tükürük akışını artırmak, demineralizasyonu azaltıp remineralizasyonu artıran preparatlar kullanmak ve minenin asit direncini artırmak etkili olmaktadır. Flor içerikli vernik, solüsyon, jel uygulamaları, cam iyonomer içerikli pit ve fissür örtücü, çeşitli diş macunları, lazerler bunlardan bazılarıdır.

2009 ve 2010 yıllarında yapılan çalışmalarla, ağzın yeşil çay ile çalkalanmasının dental erozyonu ve aşınmayı azalttığını ve dental erozyonu önlemede kullanabileceğini belirtmişlerdir. Yine 2009 yılındaki çalışmalar ile yeşil çayın dişin sertlik değerini arttırdığını ve dental erozyona karşı koruduğunu ortaya koymuşlardır. Yapılan bilimsel çalışmalar ışığında yeşil çay ile gargara yapılmasının dental erozyonu azaltıcı, önleyici etki gösterebileceği düşünülmektedir.
Ayrıca yeşil çayın şekersiz içilmesi ağız ve diş sağlığı açısından önem taşımaktadır




Sağlıkla Parlayan Gözler İçin Bol Bol Balık Tüketin

Genetik ve çevresel faktörlerin yanı sıra, tükettiğimiz besinler de göz sağlığımızı olumlu ve olumsuz yönde etkileyebiliyor. Doğru beslenme, beden sağlığımızın yanı sıra göz sağlığımızda da etkili bir rol oynuyor. Dengesiz ve sağlıksız yiyecek tüketmek göz sağlığıyla ilgili birçok farklı probleme yol açabiliyor.


Balık tüketmenin gözlere sağlıklı bir ışıltı kattığını belirten Dünyagöz Altunizade’den Op. Dr. Umut Efe Güner sağlıkla parlayan ve görme yetisini güçlendiren besinlerle ilgili önemli bilgiler paylaşıyor.

Sağlıklı Gözler İçin Somon ve Tuna Balıkları Tüketmek Gerekiyor

Balıklarda bulunan omega-3 yağlarının doğru dozlarda tüketimi sayesinde göz sağlığına ilişkin pek çok faydası bulunduğunu belirten Op. Dr. Umut Efe Güner, özellikle somon ve tuna balıklarının gözlerde sağlıklı bir parıltının oluşturabileceğini söylüyor.
Balıklarda bulunan omega-3’ün, içinde barındırdığı dokosaheksaenoik asit ve eikosapentaenoik asit; göz kuruluğu, tavuk karası ve yaşa bağlı maküla dejenerasyonu gibi rahatsızlıkların oluşmasını önlemek açısından etkili olduğunu sözlerine ekleyen Op. Dr. Güner “Özellikle somon ve tuna balıkları, omega-3 açısından zengindir ve düzenli tüketildiği takdirde, sağlık kazanımlarının yanı sıra gözlerde parlak bir ışıltı oluşmasına yardımcı olacaktır” diyor.

Yeşil Sebzeler Gözlere De Faydalı

Sağlıklı ve doğru beslenme ile, maküla dejenerasyonu, retinada yaşa bağlı oluşan yıpranmalar, katarakt ve glokom gibi rahatsızlıkların önlenmesinin yanı sıra, ışıltılı bir görünüme de ulaşılabileceğini söyleyen Op. Dr. Güner, “Ispanak, brokoli, lahana, yeşil biber ve salatalık gibi yeşil sebzeler, içlerinde barındırdıkları antioksidanlar, lutein, zeaksantin, beta karoten, A, C, E ve K vitaminleri, kalsiyum, çinko ve demir sayesinde gözlerde oluşabilecek pek çok problemin engellenmesine yardımcı oluyor. Aynı zamanda sarı ve turuncu renkteki şeftali, havuç, limon, mango, papaya, portakal, kayısı gibi meyveler, barındırdıkları zengin karoten ve C vitaminleri sayesinde katarakt ve maküla dejenerasyonu rahatsızlıklarına karşı oldukça etkili besinler” diyor.


Geleneksel Lezzet Boza ve Sağlık


Sabri Ülker Vakfı, geleneksel bir Türk içeceği olan bozanın, zengin besin içeriğine ve olası sağlık faydalarına dikkat çekiyor. Sabri Ülker Vakfı, bozanın B grubu vitaminleri ile posadan zengin fermente bir içecek olduğunu, sindirim ve bağışıklık sistemini destekleyebileceğini de hatırlatıyor.

Kış denildiğinde akla ilk gelen lezzetlerden biri olan boza; darı, mısır veya bulgurla hazırlanabilen geleneksel bir Türk içeceği... Sabri Ülker Vakfı, nevi şahsına münhasır bu içeceğin, zengin besin değerine ve olası sağlık faydalarına dikkat çekiyor.
Başka hiçbir içeceğe benzemeyen bozanın tarihi 8-9 bin yıl öncesine, Mezopotamya’ya dayanır. Osmanlı döneminde sıkça tüketilen boza “Bozahane” adı verilen yerlerde üretilirken sonrasında Ortadoğu, Orta Asya, Balkan ve Afrika ülkelerinde de üretilmeye başladı. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’da 300’den fazla bozacı dükkânının bulunduğundan, bu dükkânlarda 1100 kadar bozacının çalıştığından bahsediyor. Geçmişte boza, içine pekmez, tarçın, karanfil, zencefil ve hindistan cevizi eklenerek içilirken, günümüzde çoğunlukla tarçın ve sarı leblebiyle tüketiliyor.

Lezzeti fermantasyondan geliyor
Bozanın tat, kıvam, aroma gibi özellikleri, üretildiği coğrafyaya ve kullanılan hammaddenin darı, bulgur veya mısır olmasına göre farklılık gösteriyor. Fermente bir içecek olan boza, mayalandıktan hemen sonra daha tatlıyken, bekledikçe ekşi bir lezzet kazanıyor. Bozanın kendine özgü tadı ise laktik asit bakterileri sayesinde fermente olmasıyla yani mayalanmasıyla ortaya çıkıyor. Fermantasyon, bozaya lezzet kazandırırken sindirim sistemi için yararlı bakterilerin oluşumunu da sağlıyor.
Bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı oluyor
Darı ve bulgurla yapılan bozanın enerji ve besin değerleri birbirinden farklıdır. Bulgurla hazırlanmış 1 bardak boza (200 ml) tüketildiğinde yaklaşık 428 kkal enerji sağlar. Posa açısından da zengin olan bozanın bir bardağı, yetişkin bir bireyin günlük posa ihtiyacının yaklaşık üçte birini karşılamaya yardımcı olabilir. B grubu vitaminlerinden zengin olan boza, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye de katkı sağlayabilir. Enerji ve besin değeri zengin olan boza, emziren annelerde sıvı alımına da katkı sağlayarak süt üretimini desteklemeye yardımcı olabilir. Kış aylarıyla özdeşleştirilen boza aslında her mevsim tüketilebilir! Enerji içeriği yüksek olan boza yeterli ve dengeli beslenirken uygun miktarlarda tüketildiğinde, B grubu vitaminler, posa ve protein alımına katkı sağlayarak, sindirim sistemi ve bağışıklık sistemine destek olabilir

Kış Aylarında da Su İçmeyi İhmal Etmeyin

Sabri Ülker Vakfı, kış aylarında da yeterli miktarda su tüketmemiz gerektiğini hatırlatarak suyun sağlığımız için önemine dikkat çekiyor.

Kış aylarının gelmesiyle birlikte pek çoğumuzun yaşam tarzı, beslenme ve su tüketim alışkanlıkları da değişiyor. Hangi mevsimde olursak olalım sağlığımızı korumak için sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarını sürdürmek gerekiyor. Bu alışkanlıkların başında da yeterli miktarda su ve sıvı tüketmek geliyor. Sabri Ülker Vakfı, yaşam kaynağı suyun sağlığımız için önemine dikkat çekiyor.
Su başta olmak üzere, içecekler ve besinlerin içerisinde bulunan görünür/görünmez su, "sıvı" olarak tanımlanır ve bireyin günlük sıvı gereksinimi bu kaynaklarla karşılanır. Su ve diğer içecekler hücrelerin, dokuların ve organların çalışması, besinlerin sindirimi, emilimi ve hücrelere taşınması, metabolizma sonucu oluşan zararlı maddelerin vücuttan atılması ve vücut ısısının düzenlenmesinde önemli rol oynar.

Hücrelerin yaşamsal işlevlerini yerine getirmesinde vücudun su dengesinin korunması oldukça önemlidir. Bu dengenin korunmasına "hidrasyon" denir. Vücudun solunum, idrar, ter ve dışkı ile kaybettiği suyu içecekler ve yiyecekler ile yerine koyması ve hşdrasyonun sağlanması önemlidir. Bu denge korunamaz ve vücuttan su kaybı gerçekleşirse buna “dehidratasyon” denir ve ileri düzeyde dehidratasyon sağlığı tehdit edebilir.

Vücuttan su nasıl ve ne miktarda atılır?
Biyolojik atıkların vücuttan uzaklaştırılması ve vücut ısısının sürdürülmesi için bir günde yaklaşık olarak böbreklerden 1500 ml, deriden 500 ml, bağırsaklardan 300 ml ve solunumla 300 ml olmak üzere toplam 2.5 litre sıvı kaybı olur. Egzersiz, fiziksel aktivite, terleme, idrar ve vücut ısısını artıran ateşli hastalıklarda ve ishalde sıvı kaybı artar. Böyle durumlarda vücudun sıvı/su gereksinimde de artış olur ve vücuttaki dengeyi korumak için kaybedilen bu suyun yerine konması gerekir. Kaybolan sıvının karşılanabilmesi için beyindeki susama merkezi uyarılır ve susama hissi gelişir. İshalde suyla birlikte su dengesinde rolü olan sodyum, potasyum gibi mineraller de yitirildiğinden susama hissi oluşmayabilir.
Bu önerilere kulak verin
Her gün 6- 8 bardak, 2-2.5 litre su içmeyi ihmal etmeyin. Yeterli miktarda su ve sıvı tüketmediğinizi düşünüyorsanız susama hissinizi beklemeden gün içinde su tüketmeye özen gösterin. Suyu görebileceğiniz yerlerde, masanızda, aracınızda, çantanızda bulundurmak su tüketimini hatırlamaya yardımcı olabilir. Çay ve kahve gibi kafein içeren içeceklerin aşırı tüketimi vücuttan su atımına yol açabilir. Çay ve kahve tüketimini ılımlı düzeyde tutup aynı oranda su tüketmeye özen gösterin. Su içmekte zorlanıyorsanız suyunuzu daha sıcak ya da soğuk tüketebilir, suyun içine limon dilimleri, salatalık, nane, tarçın gibi taze sebze, meyveler ve baharatlar ekleyerek içimi daha keyifli hale getirebilirsiniz. Telefonunuza su içmeyi hatırlatan farklı uygulamalar indirebilir, günlük sıvı alımınızı da değerlendirebilirsiniz.

Sabri Ülker Vakfı Hakkında
Türk gıda sektörünün duayeni Sabri Ülker anısına kurulmuş olan ve misyonunu Sabri Ülker’in hayat felsefesinden derleyen Vakıf, toplumu beslenme ve sağlık alanlarında bilimsel ve güvenilir bilgi ile aydınlatmak üzere faaliyetlerini sürdürüyor. Avrupa Beslenme Vakıfları İletişim Platformu’nun Türkiye’den tek üyesi olan Vakıf, 2009 yılından bu yana topluma sağlıklı yaşam ve beslenme konularında güvenilir bilimsel bilgiyi ulaştırmakta ve dünya genelinde referans kabul edilen kurumlar ile işbirliği içinde Türkiye’nin referans kurumu olma hedefiyle yoluna devam etmektedir. Çalışmaları, alanında uzman bilim insanlarının yer aldığı bağımsız bir Bilim Kurulu tarafından yürütülen Sabri Ülker Vakfı bilimsel ve kar amacı gütmeyen bir kurumdur.

Mikrodermabrazyon Tedavisi ile Cilt Problemlerine Son!

Evinizin Konforunda Genç Bir Cilde Kavuşmak Artık Mümkün

İlerleyen yıllarla birlikte, cilt hücreleri yaşlanıyor ve yenilenme ihtiyacı duyuyor. Ciltte oluşabilecek yaşlanmaya bağlı noktalar, renksizleşme, cilt tonunda bozukluklar, sivilce yaraları, pigmentasyon ve kırışıklıklar ise, en büyük cilt problemleri olarak dikkat çekiyor. Uzun yıllar boyunca estetik merkezlerinde uygulanan mikrodermabrazyon tedavileri ile bu problemlerden kurtulmak artık evinizin konforunda da mümkün.

Sıkı, pürüzsüz ve ışıldayan bir cilt her kadının hayali! İlerleyen yılların etkisiyle oluşan kırışıklıklar, noktalar, renksizleşme, cilt tonunda bozulmalar, sivilce yaraları ve pigmentasyon problemlerinin çözümü ise artık çok kolay. Son yıllarda kullanımı yaygınlaşan mikrodermabrazyon tedavisi, yüksek basınçla hareket eden kristaller yardımıyla ölü ciltlerin soyularak, alttaki taze ve genç cilt dokularının ortaya çıkmasını sağlıyor. Ciddi bir yan etkisi bulunmayan bu yöntem, yüzdeki cilt problemlerinin yanı sıra, vücut ve göğüs bölgesine de uygulanabiliyor. Aynı zamanda, ciltteki kolajen seviyelerinin de yükselmesine yardımcı olan mikrodermabrazyon tedavisi sayesinde, çok daha genç bir görünüme kavuşmak mümkün.

Estetik merkezlerinde uygulanan mikrodermabrazyon tedavilerinin artık kolaylıkla evlerde de uygulanabileceğini belirten Remington Türkiye Pazarlama Müdürü Ilgaz Güler, “Mikrodermabrazyon tedavisi, ülkemizde belirli estetik merkezleri tarafından birkaç yıldır uygulanıyor. Cerrahi bir yöntem olmamasından dolayı sıklıkla tercih edilen bir cilt tedavisi. Ciltteki ölü derilerden kurtulmayı ve alttaki sağlıklı derilerin ortaya çıkmasını sağlayan bu tedavi yöntemini ise artık herkes evlerinde uygulayabilecek. Yeni ürünümüz Remington REVEAL Mikrodermabrazyon, estetik merkezi kalitesinde mikrodermabrazyon uygulamalarını evinizin konforunda uygulamanıza imkân sağlayacak” şeklinde konuşuyor.

Mikrodermabrazyon tedavisinin faydaları
  • - Yaş sebebiyle oluşan noktaları ve siyah noktaları elimine eder
  • - Ciltteki kararmaları ortadan kaldırır
  • - Ölü derilerin alınarak, alttaki canlı ve genç cildin ortaya çıkmasını sağlar
  • - Yüzdeki çizgileri ve kırışıklıkları ortadan kaldırır
  • - Sivilce ve sivilceler tarafından oluşan yaraları elimine eder
ALÜMİNYUM TENCERELER DEMANSI TETİKLİYOR

Hafızanızla ilgili sorunlar mı başladı? Unutkanlığınız büyük bir problem haline mi geldi? Artık günlük işlerinizi bile yapamaz durumda mısınız? Eğer cevabınız ‘evet’se demans kapınızda olabilir. Medical Park Gaziosmanpaşa Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Eser Buluş, 65 yaş ve üstü
kişilerde görülen demans yani bunama ile ilgili önemli uyarılarda bulundu: “İçeriğinde alüminyum bulunan kaplar, tencereler ve alüminyum folyo içerisinde pişirilen yiyeceklerden uzak durun!

“Demans” halk arasında bilinen adıyla “bunama”, dünya nüfusunun yaşlanması ile hızla yayınlaştı. Hastalığın özellikle 65 yaş ve sonrasında ortaya çıkabildiğini söyleyen Medical Park Gaziosmanpaşa Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Eser Buluş, davranış bozuklukları, sosyal ve mesleki aktivitelere ait bozukluklar ve günlük yaşam aktivitelerinde bozulmaların demansın varlığına bir işaret olduğunu belirterek şu bilgileri verdi;
‘HASTALAR GEÇMİŞTE YAŞIYOR’
Belirtiler hastalığın evresine göre değişiklik gösterir. Hafif evrede isimleri unutmak, eşyaları koydukları yerleri hatırlamakta güçlük çekme ve uzak hafıza görece korunmuş olup daha çok yakın bellek ile ilgili problemler yaşanmaya başlar. Kişinin konuşma miktarı giderek azalır ve özellikle karmaşık konular konuşulurken sözcük bulma zorlaşır. Orta evrede ise bellek bozukluğu daha ilerlemiş olup eski olayların da unutulduğu gözlenir. Kişi-yer-zaman kavramlarında bozulmalar olur ve hasta tanımadığı çevrelerde kaybolmaya başlar. Anlama bozuklukları, yanlış anlamalar ve bunlara bağlı olabilecek davranış kusurları ve sanrı, varsanı (halüsinasyon) gibi psikiyatrik belirtiler ortaya çıkar. Giyinmede, tuvalet ve banyo gereksinimlerinin giderilmesinde bağımsızlık giderek azalır. İleri evrede ise hasta tamamen geçmişte yaşar, aile üyelerini tanıyamayabilir. Konuşma tamamen konuyla ilişkisiz hale gelir ve sonunda tamamen yitirilir. Amaçsız gezinme, tekrarlayıcı hareketler, huzursuzluk ve bağırma sık görülür. İdrar ve büyük abdestini tutamama da tabloya eklenir.
TEDAVİSİ VAR MI?
Tedavide kullanmakta olduğumuz donepezil, rivastigmin, memantin vs gibi farklı gruplarda ilaçlar mevcuttur. Ancak bu ilaçlar hastalığı tamamen iyileştirmez, seyri üzerine etki ederler. Hastalığın ilerlemesini yavaşlatırlar. Ayrıca hastanın eşlik eden sanrı, varsanı (halüsinasyon), huzursuzluk, uykusuzluk gibi eşlik eden yakınmaları da varsa bunlara yönelik de semptomatik tedavi dediğimiz şikayete yönelik ilaçlar da mevcuttur.
AKDENİZ TİPİ BESLENME HASTALIĞI YAVAŞLATIYOR
Yaşlanma süreci başta olmak üzere yaşam boyunca beden kütle indeksinin normal aralıkta tutulması ve sağlıklı beslenmenin yaşam tarzına dönüştürülmesi demans riskinin azaltılmasında büyük önem taşır. Yaşlı bireyler başta olmak üzere demanstan korunmak isteyen bireylerin günlük beslenmelerinde omega-3 yağ asitlerini, polifenol içeren besinleri (çay, meyve suyu) ve antioksidan vitaminler (E-C vitamini) başta olmak üzere vitamin alımlarını artırmaları gerekir. Akdeniz tipi beslenme modelinin uygulanması da demanstan korunmaya yardımcı olmasının yanı sıra demans belirtilerin azalması ve hastalığın ilerlemesinin yavaşlaması açısından önem taşır. Alüminyumun Alzheimer’i tetiklediği düşünülmektedir. Bu nedenle içeriğinde alüminyum bulunan kaplar, tencereler ve alüminyum folyo içerisinde pişilen yiyeceklerden uzak durun. Alüminyum içeren kabartma tozları kullanmayın.
GENETİK FAKTÖRLER ETKİLİ
Özellikle Alzheimer hastalığı olgularının yüzde 5-10 kadarında otozomal dominant dediğimiz bir tür genetik geçiş söz konusudur. Bu durumda demans (bunama) tablosu 65 yaş üstünde değil de 40 yaş gibi erken yaşlarda başlar. Ailesinde demans hastası olan biri, gençlik çağlarından itibaren beslenme şekline, uyku düzenine, düzenli egzersiz yapmaya ve vücut kitle indeksine göre belirlenen kilo durumuna dikkat etmelidir. Erken dönemde fark ettiği veya yakınları tarafından fark edilen çok yakın tanıdıklarının isimlerini unutma, eşyaları koyduğu yerleri bulamama, yapmayı planladığı işleri organize edememe veya evin yolunu karıştırma gibi durumlarda vakit kaybetmeden nöroloji hekime başvurmalıdır
BALIK VE CEVİZ TÜKETİN
Akdeniz tipi beslenme önerebileceğimiz bir beslenme tipidir. Doymuş hayvansal yağlardan uzak daha çok doymamış bitkisel kaynaklı yağları tüketmek, aşırı karbonhidratlı yiyeceklerden uzak durmak, yağsız kırmızı et, ıspanak başta olmak üzere yeşil yaprakları sebzeler, ceviz ve omega açısından balık tüketimi önerilmektedir.
İYİ UYUYUN, BULMACA ÇÖZÜN
Zihin egzersizleri yapmamıza yardımcı olan bulmaca çözme, sudoku doldurma veya kişinin yapmaktan keyif aldığı el işlerini yapması önerilebilir. Aynı zamanda haftada 3-4 kez 30-45 dakikalık tempolu yürüyüş yapılması, uyku düzenine dikkat edilmesi, alkol-tütün ve uyarıcı maddelerden uzak durulması, aşırı karbonhidratlı ve yağlı yiyeceklerden de kaçınılması önerilir.

Grip salgınından bitki çayları ile korunun

İstanbul Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Prof.Dr. Erdem Yeşilada

Gazetelerde tanıdık bir virüs olan “Domuz gribi”nin tekrar salgına yol açtığı haberlerine yer veriliyor. 1918 yılında ilk olarak tanımlandığında “İspanyol Gribi” olarak adlandırılmış ve tüm dünyada bazı kayıtlara göre 20 milyon ve bazılarına göre ise 100 milyon kişinin ölümüne neden olmuş. 2009 yılında bu defa Meksika’da onbine yakın kişinin kaybına yol açmış. Aradan geçen sürede can kaybı sayısında gözlenen büyük azalmaya karşılık, insan hayatı söz konusu olduğunda bu sayı hiç de küçümsenecek miktar değil.

Günümüzde halâ virüslere karşı bizleri tam olarak koruyacak ya da tedavi edecek ilaç seçenekleri çok sınırlı kalıyor. Salgın tam da aşılarda alüminyum bulunduğu şeklindeki asılsız iddiaların ortaya atıldığı günlere rastlaması da bir talihsizlik. Ancak içinde bulunduğumuz dönem aşı yaptırmak için çok geç, antikor gelişimi için yeterli süre yok.

O halde ne yapabiliriz? İlk önemli kural korunmak: bu amaçla öncelikle bağışıklık sisteminin desteklenmesi gerekiyor. Eğer sonbahar başlangıcından itibaren bu şekilde bir yatırımınız bulunmuyorsa bağışıklık sisteminizin sizi koruması ihtimali düşük, ama siz yine de bağışıklık sisteminizi desteklemek için gerekli uygulamaları başlatın, hiç olmazsa ilerleyen süreçteki enfeksiyon risklerine karşı size avantaj sağlayacaktır.

Peki bu durumda ne şekilde mücadele etmemiz gerekiyor?
Öncelikle hijyene dikkat edilmesi ve yeterli istirahat önemli. Diğer taraftan, doğa grip ile mücadelede bize çeşitli olanaklar sağlıyor. Bitki çayları içilmesi gerek enfeksiyon riskinin azaltılması ve gerekse hastalarda şikayetlerin hafifletilmesinde en akılcı ve güvenilir yöntem.

Mevcut ilaçlar gibi bitki çayları da etkisini virüsün çoğalma fazı üzerinde gösteriyor. Bu nedenle toplu yerlerde bulunanlar (toplu taşım araçları, okul, alışveriş merkezleri, vd.) özellikle yeşil çay, adaçayı, ıhlamur, tarçın gibi bitkileri teker teker ya da karıştırarak gün içerisinde sık sık içmeli. Ancak mikropların gelişimini hızlandıracağı için şeker yerine gerçek bal ilave edilmesiNİ öneririm. 

Yürütülen araştırmalar yeşil çay içerisinde bulunan polimerik polifenollerin aynı virüs ilaçları gibi etki ederek virüsün çoğalarak hücre içerisine girmesini engellediğini gösteriyor. Ancak virüs ilaçlarından ve antibiyotiklerden farklı olarak polifenollere karşı mikroplar direnç geliştiremiyor. Benim önerim bir poşet yeşil çay ile bir poşet ıhlamuru aynı bardak içerisine koyup demlemek. Ihlamur içerisindeki müsilajın yoğun kıvamı ile yeşil çay içerisindeki polifenollerin (epigallokateşinler) ağız içerisinde daha uzun süre kalarak, daha uzun süre etkisini göstermesini sağlayacaktır. 

Ayrıca adaçayı, tarçın içerisindeki sineol ve öjenol gibi uçucu bileşenler virüs enfeksiyonu nedeniyle zayıflayan bağışıklık sistemimizde fırsatçı mikropların gelişmesini engelleyebiliyor.

Yayımlanan bir klinik çalışmada, adaçayı ile hazırlanan çayın içerisine ekinezya damlası ilave edildiğinde dezenfektan gargaradan daha etkili olduğu gösterilmiş. İsviçre’de hastanelere son 3 gün içerisinde boğaz ağrısı şikâyeti ile hastaneye başvuran 155 gönüllü üzerinde yürütülen bu çalışmada, bileşiminde ekinezya ve adaçayı içeren gargaranın 5 gün süre ile günde 10 defa kullanılması ile üçüncü günden başlayarak etkili olduğu gözlenmiş. Deneyde paralel olarak bir başka grup hastada yürütülen çalışmada 2 saat ara ile ağıza sıkılan bir dezenfektan çözeltisinden (klorhekzidin/ lidokain) daha yüksek etki bulunmuş. Bu bence çok dikkat çekici bir sonuç.

Sonuç olarak, içerisinde bulunduğumuz şu günlerde doğanın bizlere sunduğu bu etkili ve güvenilir silahlardan yararlanmak en akılcı yaklaşım olacaktır. Hiç şüphesiz, öncelikli hedef “hastalığa yakalanmamak”, bu konuda bağışıklığı destekleyici bu tip ürünler koruyucu olarak yararlı olabilmektedir. Hastalığa yakalanma durumunda ise bu tip ürünlerden uygulanan temel tedavinin yanı sıra şikayetlerin hafifletilmesinde yararlanılması düşünülebilir.


CİLDİNİZİ GÜL YAPRAKLARI İLE ARINDIRIN



İçgüdülerden gelen güzelliğin peşinde, doğadan ilham alan ürünlere hayat veren NUXE, hassas ciltlere özel olarak geliştirilen Pétales de Rose (Gül Yaprağı) serisi ile nazik bir temizleme deneyimi vadediyor. Her cildin ihtiyacına uygun seçenekler sunan Pétales de Rose serisi güçlendirici, yumuşatıcı ve yatıştırıcı etkisiyle cildi arındırarak yeniliyor.









Hassas ciltlere %100 uygun olarak tasarlanan Pétales de Rose temizleme serisinin temel içeriği olan nadide Rose Damascena gülü, özünde bulunan alantoin ile cildi yatıştırırken, içeriğindeki bitkisel gliserin cildin ihtiyaç duyduğu nemi sağlıyor.

Cildi yenileme özelliği de bulunan Pétales de Rose temizleme serisinde her cilt temizleme alışkanlığına hitap eden 8 farklı ürün bulunuyor: Serinin en yenisi makyaj temizleme yağının yanı sıra makyaj temizleme suyu ve sütü, hassas tonik losyon, temizleme jeli ve köpüğü, hassas peeling ve hassas maske.

EN YENİ-MİSEL MAKYAJ TEMİZLEME YAĞI: Pétales de Rose serisinin en yenisi Misel Makyaj Temizleme Yağı sahip olduğu üstün teknoloji ile benzersiz bir temizlik ve arındırma vadediyor. Gül yapraklarından üretilen bu makyaj temizleme yağı hem yüzü, hem de gözleri temizler ve suya dayanıklı makyaj dahil yüzünüzdeki tüm makyajı nazikçe giderir. Güneş koruyucu kalıntılarını ve hava kirliliği kaynaklı partikülleri temizler. Cildi kurutmaz, cildi temizler, ferahlatır, rahatlatır ve yağ tabakası oluşturmaz. Kuru cilde uygulanan ürün, su ile temas ettiğinde süt kıvamına gelerek uygulama kolaylığı sağlar. – 75 TL

HASSAS BİR TONİK DENEYİMİ: Pétales de Rose serisinin Gül Yaprağı Hassas Tonik Losyon, sabun içermeyen normal ve kuru hassas ciltlere özel geliştirilen formülüyle yüzünüzü nazikçe arındırarak canlandırır. Gül Yaprağı Rahatlatıcı Temizleme Sütü’nün ardından uygulandığında cildi yatıştırır, göz ve yüz makyajını temizleme işlemini tamamlar. Paraben içermeyen formülü en az %95 oranında doğal içeriğe sahiptir ve formülün kalbinde yer alan gül yaprağı özleriyle tazelik hissi verir. – 65 TL

DERİNLEMESİNE ARINDIRMAGül Yaprağı Hassas Yüz Peeling’i, tüm hassas cilt tiplerinde kullanılabilen formülüyle cilt bakımınızı tamamlar. Gül yaprağı özleri içeren bu yüz peelingi bitkisel tanecikler içeren yumuşak jel dokusuyla ölü hücreleri ortadan kaldırır, yumuşak, pürüzsüz ve hiç olmadığı kadar ışıltılı bir cilt sağlar. İçeriğinde yer alan liçiçekirdeği ve ceviz kabuğu ile benzersiz bir arındırma deneyimi yaşatan Gül Yaprağı Hassas Yüz Peelingi’ni haftada 1 ya da 2 kere nemli veya kuru cilde masaj yaparak uygulayabilirsiniz. Hassas ciltler için özel olarak geliştirilmiş alerjensiz parfümü ile de benzersiz bir kullanım keyfi sağlayan maske, serinin diğer tüm ürünleri gibi paraben içermiyor. – 75 TL

NAZİK BİR TEMİZLİK: Pétales de Rose serisinin Gül Yaprağı Temizleme Köpüğü sabun içermeyen formülü sayesinde yüzünüzü nazikçe arındırır. Yoğun ve kremsi köpük dokusu sayesinde cildinizde temiz, taze ve arınmış bir his bırakır. Sabah ve/veya akşam nemli yüze masaj yapılarak uygulanan Gül Yaprağı Temizleme Köpüğü, içeriğindeki gül yaprağı özleriyle doğal bir hassas temizleme deneyimi sağlar, paraben içermez. – 72,5 TL

MAKYAJDAN ARINDIRIN: Pétales de Rose serisinden Makyaj Temizleme Jeli normal ve karma hassas ciltler için geliştirildi. Gül yaprağı özleri içeren makyaj temizleme jeli yüzünüzü ve gözlerinizi hassas bir şekilde temizler, makyajdan arındırır. Sabun içermeyen yumuşak dokusu ve yoğun kıvamı sayesinde cildin kurumasına engel olur. – 60 TL

SÜT YUMUŞAKLIĞI: Serinin süt formunda makyaj temizleme ürünü olan Gül YaprağıRahatlatıcı Makyaj Temizleme Sütü gözlerini ve dudakları kurutmadan temizler. Gül yaprağı özleri ve makademya yağı içeren formülüyle pamuk yardımıyla uygulayacağınız ürünün verdiği ferahlık ismini Gül Yaprağı Hassas Tonik Losyon ile tamamlayabilirsiniz. – 65 TL

MİSEL SU FARKI: Pétales de Rose serisinin Gül Yaprağı Makyaj Temizleme Suyu,
tüm hassas cilt tiplerinde güvenle kullanılabilir. Gül yapraği özleri içeren bu makyaj temizleme suyu misel su özelliğiyle tek bir adımda yüzünüzü, gözlerinizi ve dudaklarınızı temizler, makyajdan arındırır ve yumuşatır. Cildinize yumuşaklık ve rahatlama hissi verir. – 65 TL

MASKE FERAHLIĞIGül Yaprağı Hassas Arındırıcı Maske, her cilt tipine uygulanabilme özelliğiyle cilt bakımınızı tamamlar. İçeriğinde yer alan pirinç pudrası, biberiye özü, kanolin ve gül yaprağı özleriyle cildi nazikçe temizleyen, arındıran ve gözenekleri sıkıştıran Hassas Arındırıcı Maskeyi yüzünüze ve boynunuza uyguladıktan sonra 5-10 dakika bekleyin ve suyla durulayın. Daha canlı, daha pürüzsüz ve temiz bir görünümün tadını çıkarın. Kuru ve çok kuru ciltler haftada bir kez, karma ve yağlı ciltler ise haftada bir ya da iki kez uygulayabilir. Hassas ciltler için özel olarak geliştirilmiş alerjensiz parfümü ile de benzersiz bir kullanım keyfi sağlayan maske, paraben içermiyor. – 85 TL

* * * * * *

Fransa Provence’in en köklü ve efsane güzellik markası L’Occitane, 
yılbaşında müthiş zevkli hediye alternatiflerini vitrinlerine taşıyor!

Kiraz çiçekli yılbaşı küreleri
Meyvemsi ve çiçeksi dokuların karışımı olan kiraz çiçeği Cherry Blossom serisi, yılbaşı küresiyle birlikte aralık ayı başında vitrinlerde yerini alıyor. Narin ve ferahlatıcı hissiyle sizi Fransa’nın kiraz ağaçlarıyla süslü tepelerine götürecek olan bu canlı koku aynı zamanda feminen bir ambiyans yaratıyor. Seyahat boyu el kremi, duş jeli, vücut kremi ile birlikte sunulan yılbaşı küresi size kışın ortasında yazı hissettirecek kadar mutluluk vermeye hazır. Fiyatı 56 TL.

Hugs & Kisses El Kremi & Lip Balm İkilisi
Hugs&Kisses; her yıl olduğu gibi bu yıl da L’Occitane Severlerin favorilerinden biri olmaya aday. L’Occitane’ın efsane ürünlerinden oluşan geniş el kremi ve lip balm yelpazesinden dilediğiniz ikiliyle farklı ve eğlenceli Hugs&Kisses hediye setini oluşturmak sizin elinizde. Fiyatı 60 TL.

İlham perilerinin parfümü Arlesiénne ile...
L’Occitane sevenlerin vazgeçemediği parfümlerden biri olan Arlésienne parfümü ilham perilerinin dilek ve arzularını yansıtmaya devam ediyor. Zengin çiçek kokularının ince zarafeti ve beyaz miskin sarmalayan kokusunun yanı sıra setle birlikte Cherry Blossom duş jeli, Peony Perfecting krem ve Arlesiénne el kremi sunuluyor. Fiyatı 79 TL



ALZHEİMER’IN İLACI DANS ETMEK!

Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Okan Bölükbaşı, dansın Alzheimer gelişimini önlemede en güçlü uğraşı olduğu ile ilgili yeni bulguların yayınlandığını açıkladı. İki farklı üniversitede yürütülen benzer çalışmaların sonuçları, beklenmedik bir durumu ortaya çıkardı.

Prof. Dr. Okan Bölükbaşı, ‘’Önceden sanıldığının aksine, bulmaca çözme ve benzeri uğraşlar Alzheimer gelişimini önlemede düşük etkinliğe sahip. Esas önemli bulgu, önlemede en yüksek uğraşın “dans etmek” olduğu şeklinde bildirildi. Çalışmalar 21 yıldan beri sürdürülüyordu. Sonuçlar, dünyaca ünlü tıp dergisi NEJM de yayınlandı. Albert Einstein Tıp Koleji’nin yaptığı çalışmaya göre Alzheimer gelişme riskini düşürmede önerilen aktiviteler ve risk azaltma oranları şu şekilde; okuma (%35), bisiklete binme ve yüzme (% 0), haftada en az 4 defa bulmaca çözme (%47), golf oynama (%0), sık sık dans etme (%76). Bu sonuçtan da anlaşıldığı gibi riski en yüksek düzeyde düşüren uğraş, bir müzik eşliğinde dans etme. Henüz hangi dans türünün daha etkili olduğu hakkında bir bulgu yok, ama dans edebilmek için birbirinden ayrı çalışan farklı beyin düzeneklerinin devreye girmesi gerekiyor. Bu düzenekler aynı anda kinestetik, rasyonel, müzikal ve emosyonel işlevlerin eşgüdümünü gerektiriyor. Alzheimer gelişimini bu ölçüde durdurmasının sebebinin bu eşgüdümsel beyin çalışması olduğu düşünülüyor. 
Prof. Dr. Bölükbaşı, henüz bir araştırma yapılmadığını ama eskrim sporu ile uğraşmanın da, aynı nedenlerle benzer düzeyde etkili olabileceği tahmininde bulunuyor.


Kadınların güzellik sırrı Shea Yağı L’OCCITANE’la Türkiye’de...


Shea yağı binlerce yıldır Burkina Faso’lu kadınların zorlu iklim koşullarında ellerini ve yüzlerini korumak için kullandığı doğal bakım ürünlerinin içeriği oldu. L’OCCITANE Shea yağının gücünü kremlerine taşıdı.


 Shea ürünlerinden oluşan ürün gamı yenilikçi ve öncü yapılarıyla cildi, koruyucu bir örtü gibi kaplıyor, tüm gün cildin pürüzsüz ve nemli kalmasını sağlıyor. Burkina Faso’lu kadınlar, ciltlerini koruyan yağı elde etmek için önce Shea fındıklarını geniş sepetlerde toplayıp, daha sonrada geleneksel yöntemler ile Shea yağını elde ediyorlar. L’OCCITANE, Shea vücut grubu ürünleri geleneksel üretim yöntemlerinin geleceğe taşınmasını da sağlıyor.


En güçlü besleyici yağ
Shea meyvesi ısıtıldığında ortaya çıkan özüt ise saç ve ciltteki lipitleri besleyen, yenileyen ve hasar gideren altın renkte bir esansiyel yağ içeriyor. Ciltte yumuşakça kayarak hızlıca emilen ve yapışkan bir his bırakmayan yağın zamansız güzelliğin sırlarından biri olduğu kabul ediliyor. Ürün gamı genişleyen Shea Yağı serisi, açılışı yeni star ürünü Ultra- Light Body Cream ve yeni Shea Shower Oil ile yapıyor. Yeni geliştirilmiş formül ile Ultra Rich Body Cream ve Shea vücut ürün grubunun diğer referansları  ise Shea Fabulous Oil, Shea Ultra Rich Body Lotion. L’OCCITANE ‘ın yeni köpüksü yapılı vücut kremi, Shea’ dan beklediğiniz etkilerin hepsine sahip ve cildi daha derinlemesine besliyor.

ULTRA LIGHT BODY CREAM 200ml
L’OCCITANE Shea yağını köpürterek ciltte hızla eriyen hafif formulüyle ciltte kalıcı bir yumuşaklık ve mükemmel bir nemlendirme sağlar. Fiyatı 147 TL

ULTRA RICH BODY CREAM 200ml
Yüzde 25 oranında Shea yağı içeren krem, 72 saat cildi nemli tutma özelliğine sahip ve ciltteki kuruluğa karşı savaşıyor. Kayısı yağı ve doğal özler ile (tatlı badem, keten tohumu, hatmi ve bal) zenginleştirilmiş içeriği ile cildi rahatlatıyor, pürüzsüzleştiriyor. Fiyatı 161 TL

SHEA FABULOUS OIL
Shea Fabulous Oil’in yeni ambalajındaki sepet deseni Shea yağının hikayesinden ilham alıyor, bu güzelleştirici yağın modern yansıması olarak vücut buluyor.  Shea yağının besleyici gücü bu satenimsi formül ile cildinizdeki kuruluğu gidermek için savaşıyor. Fiyat 129 TL.

SHEA SHOWER OIL
Lipitler bakımından zengin Shea yağı içerir, nazikçe cildinizi temizler. Besleyici yapısı tüm iklim koşulları ve suların yapısıyla savaşırken, kuru ciltleri adeta yeniden yapılandırır. Besleyici ve koruyucu bir etki yaratan duş yağı, gerginlik hissini azaltır ve cildi daha nemli ve daha dolgun hissettiriyor.
Fiyat 85 TL.
RICH LOTION
Pompalı başlığı sayesinde kolayca uygulanan losyon, Shea yağının yanı sıra nergis içeriyor ki bu özüt sayesinde çok kuru ciltlerdeki gerginlik yok oluyor. Yeni ambalajı ise Burkina Faso’lu kadınların Shea fındığı toplarken kullandıkları sepetlerden ilham alıyor. Fiyatı 115 TL.

Shea ile el ve ayak bakımı
Tüm dünyada 3 saniyede 1 adet satılan %20 Shea yağı içerikli el kremi, bal ve tatlı badem özütü sinerjisi ile yasemin ve ylang-ylang esanslarının hafif ve cezbedici aromalarının bileşiminden oluşuyor. Dokusal olarak oldukça keyifli olan bu balsam cilt üzerinde adeta kayarak ve mucizevî bir şekilde hızlı emiliyor ve nemsiz kalmış cildi iyileştirmeye yardımcı oluyor. Antioksidan E vitamini ile de elleri besler. 150 ml’si 101 TL.

%25 Shea içerikli yoğun el kremi (Shea Intensive Hand Balm) ise bakım ve yenilenmeyi üst boyuta taşıyor. Sürülen minik bir parça bile tüm eli beslemeye ve korumaya yetiyor. İçeriğinde ek olarak bulunan allantoin ve gliserin ise nemlendirmenin boyutlarını değiştiriyor. Daha yoğun bir etki için haftada bir veya iki kez maske gibi bolca uygulayıp 10 dakika kadar bekletip devamında rahatlatıcı bir masaj ile tüm elinize ve tırnak kenarlarınıza yedirmekse güzelliğin püf noktası olarak karşımıza çıkıyor. 150 ml fiyatı 106 TL
Ayaklar için bir rahatlık ve sağlık reçetesi ise Shea Foot Cream. Arındırıcı antiseptik A.O.C. Lavanta esansiyel yağı; kızarıklığı ve tahrişi azaltmaya yardımcı olurken, antienflamatuvar etkiyi içindeki dağ tütünü özütü yapar. Tazeleyici nane ise ayakları serinletir ve gençliğin gücünü geri getirir. 150 ml. fiyatı 106 TL

L’OCCITANE EN PROVENCE hakkında:
Gerçek Bir Hikâye...
Fransız kökenli L’OCCITANE, doğal içerikli güzellik ve bakım ürünleri ile kişisel bakımı keyifli bir ritüele dönüştürüyor...  Akdeniz kökenli esansiyel yağlarla ve geleneksel yöntemlerle üretilen L’OCCITANE ürünleri tamamen doğal. Ürünlerde paraben, mineral yağlar ve hayvansal içerikler kullanılmıyor, ürünler hayvanlar üzerinde test edilmiyor ve hammadde temini adil ticaret ve sürdürülebilir kalkınma ilkelerine göre yapılıyor...
L’OCCITANE’ın gerçek hikâyesi, 1976'da, Fransa’nın güneyinde Provence bölgesinde Olivier Baussan'ın L'OCCITANE’ı yaratmasıyla başlıyor. Akdeniz topraklarından ve tekniklerinden ilham alan Olivier Baussan, doğal ve otantik, etkili ve iştahlandırıcı çekiciliği olan cilt bakım ürünlerini ve kokularını geliştiriyor...
Dünyada 2000’den fazla, Türkiye’de online dahil 35 mağazası bulunan L’OCCITANE’ın geniş ürün yelpazesinde, cilt ve vücut bakım ürünlerinden parfümlere, banyo ürünlerinden mum ve sabunlara 500’e yakın ayrı ürün seçeneği bulunuyor.
@loccitane

Balın mucizevi etkisi ile zenginleşen bakım deneyimi

Rêve de Miel® vücut peelingi ile cildinizi şımartın

NUXE Laboratuvarında özel olarak geliştirilen yeni ikisi bir arada Rêve de Miel® duş peeling'i, cildiniz için bal, şeker kristalleri ve değerli yağlar ile benzersiz bir bakım deneyimi vadediyor.
Cildi nazikçe ölü deriden arındırır ve cilt dokusunu yeniler. Cildi besler be hafif bir koruyucu tabaka ile kaplar.

PEELING ETKİSİ: Nazikçe öğütülmüş pirinç taneleri ve eriyen beyaz şeker kristalleri ile cildinizi arındırın.
BESLEYİCİ ETKİ: Arılar aleminin mucizesi bal, onarıcı ve yatıştırıcı etkisini içeriğindeki zengin anti-oksidan maddelere, C, B2 ve B6 vitaminlerine, aminoasitlere ve mineral tuzlara borçlu. Tüm bunların bileşimiyle bal, cilt bariyerini güçlendirmede önemli bir görev üstleniyor.
- 3 botanik yağ: Ayçiçeği, argan ve hodan yağı, Shea yağı ile birleşerek temel yağ asitleri açısından zengin, besleyici bir formül sunuyor.

BALSAMDAN YAĞA DÖNÜŞEN BENZERSİZ DOKUYA ERİŞMEK İÇİN 80'DEN FAZLA DENEME
NUXE, dokuların birbirine dönüşme özelliğini keşfederek bir kez daha kozmetik dünyasında öncü olmayı başardı. Tüm zenginliğiyle balı temel alan formül, ıslak tene masaj yaparak uygulandığında kremsi bir balsam dokusuna dönüşerek epidermis tabakasını adeta besleyici bir örtü ile kaplıyor.

DİKKAT DİKKAT! KOKUSUYLA BAĞIMLILIK YARATABİLİR!
NUXE, yine bağımlılık yaratan büyüleyici kokular konusundaki uzmanlığını konuşturdu ve ortaya mimoza ve vanilya notalarının karşı konulmaz cazibesi çıktı. Tüm duyulara hitap eden bir zevk anına hazır olun!

Doğanın mucizevi hediyesi bal, NUXE Laboratuvarı tarafından yeniden yorumlandı ve ortaya markanın efsanevi Rêve de Miel® serisi çıktı. Zengin ürün seçenekleriyle Rêve de Miel® 20 yılı aşkın süredir kuru ciltler için bir güzellik hazinesi olmayı sürdürüyor.
Kuru ve hassas ciltlerinin ihtiyaçları doğrultusunda yaratılan Rêve de Miel® serisi, balın mucizesini değerli yağlarla buluşturarak kuru ve hassas ciltlerin yağ dengesini düzenliyor, cildi yatıştırıyor ve onarıyor. Özellikle mevsim değişiminde kurumaya eğilimli ciltlerin dostu Rêve de Miel® serisinde, yüz, dudak, vücut ve el/ayak bakımına yönelik ürünler yer alıyor.
Kuru ve hassas ciltler için geliştirilen Yüz ve Vücut Yıkama Jeli, sabun içermeyen formülüyle cildi temizlerken yatıştırıyor ve yumuşatıyor. Hem yüzde hem de vücutta kullanılabilme özelliğiyle öne çıkan Yüz ve Vücut Yıkama Jeli’ni duş sırasında ya da sıcak banyo suyunuza birkaç damla ekleyerek kullanabilirsiniz. İçeriğindeki bal notaları hem cildinizi hem de ruhunuzu temizleyecek.
Serinin el ve tırnak bakımını hedefleyen El ve Tırnak Bakım Kremi ise, tüm yıl boyunca çantaların demirbaşı olmaya aday. Yağsız ve ipeksi dokusuyla ellere ve tırnak diplerine bakım yapan El ve Tırnak Bakım Kremi, cildi onarırken anti-oksidan bileşenleriyle dış etkenlerden koruyor.





Güzelliğin yeni adresi: Renouvelle Nişantaşı





Günümüzde gelişen teknoloji ve test edilmiş en yeni formüllerin kullanıldığı kozmetik ürünlerle birlikte bu gelişime paralel, işinde uzman dermatologlar sayesinde kadınların "güzellik", "bakım", "gençleşme", "estetik" isteklerine harika çözümler sunan merkezler de giderek çoğalıyor. Bunlardan biri de Dr. Burcu Yamangöktürk Solak'ın açtığı Renouvelle Nişantaşı.

Yaşı ne olursa olsun, her kadın güzel olmak, iyi görünmek ister. Sadece kadınlar mı? Artık erkekler de cilt bakımı, epilasyon, manikür yaptırarak kendine bakıyor ve bakımlı olmak istiyor. 
Ana haber bültenlerinde neredeyse hemen her akşam bu konuda hazırlanan haberleri, uzmanlardan alınan bilgileri de ilgiyle izliyoruz. 


Geçtiğimiz günlerde İstanbul Nişantaşı'dan hizmet vermeye başlamış olan işte bu güzellik ve bakım merkezlerinden birinde blog yazarları için bir davet organize edilmişti ve Sevil Şahin, davetli listesine beni de eklemiş. Bir kadın olarak konu güzellik ve bakım olunca hem merkezde yapılanlar hakkında bilgilenmek hem de Dr. Burcu Yamangöktürk Solak'la tanışmak, merak ettiklerimi sormak üzere davete katıldım.

Sabah kahvelerimizi içerken Dr. Burcu hanımla da bir yandan sohbete başladık. Hepimizin ayrı ayrı merak ettiklerinin yanı sıra ortak soruları da vardı. Burcu hanım bizleri epeyce bir aydınlattı. Yüzde oluşan ince kırışıklardan, sarkmalar için kullanılan "asma" yöntemine; güneş lekelerinden epilasyona, bölgesel zayıflama ve genel cilt bakımına kadar epeyce bir bilgilendik.

Ancak günün asıl konusu epilasyonla ilgili yeni bir gelişmeydi: Hibrit Lazer Epilasyon. 

"Hibrit Lazer Epilasyon" nedir?
Bilindiği gibi epilasyon, istenmeyen kıl köklerini kalıcı olarak yok etmektir.
Bu işlemi yaparken de cildin kendisi, yağ ve ter bezlerinin zarar görmemesi gerekir. Dr. Burcu Hanım bunu şöyle açıklıyor: 
"İnsan vücudunda bulunan kıl köklerinin hepsi aynı kalınlıkta ya da aynı derinlikte değilidir. Bu durumda her kıl için ayrı bir lazer kullanamayacağımız için değişik derinliklerde ve farklı kalınlıklardaki kılları tek nokta atışı ile aynı ışık demeti ile görebilen kalıcı epilasyon konusunda FDA onaylı iki Diode Lazer dalga boyunu tek başlıkta topladı. İşte Hibrit Diode Lazer karışıkş yani karma atışı aynı anda yapabilen bu sisteme verilen isimdir. Lazer epilasyon öyle sıradan bir iş değildir. Yaptıracağınız yerde kullanılan cihazlar ve uygulamayı kimin yaptığı çok önemlidir, mutlaka araştırın. Sonrasında tamiri zor sonuçlar yaşayabilir, cildinize zarar veren sonuçlarla karşılaşabilirsiniz." 
Dr. Burcu hanım, merkeze gelen kişilerle ne yaptırmak istediğine göre bir ön görüşme yapıyor. Cilt yapısını test ediyor, dermatolojik muayenesini yapıyor, kişinin bir öyküsü varsa onu dinliyor ve yapılması gerekenlere sonra karar veriliyor. 
Cilt bakımına 20"li yaşlardan itibaren en azından genel cilt temizliği ve maske uygulamaları ile başlanması gerektiğini tavsiye ediyor. İlerleyen yaşla birlikte cildin yapısına göre, kadının çalışma, yaşam koşulları, çevresel faktörlere göre cildin ihtiyaçları da değişiyor. Cildin kuruması, susuz kalması, makyaj artıklarından iyi temizlenmemesi, güneş ışınlarından gelen zararlar gibi genel olarak hepimizin maruz kaldığı ortak durumlar var. Kısaca derimiz, vücudumuzu saran, koruyan en önemli organımız ve ona çok iyi bakmamız gerekiyor. 
Renouvelle Nişantaşı'nda Akneli deri bakımı, antiaging deri bakımı, botox, iple yüz germe, leke tedavileri, selülit mezoterapisi, saç mezoterapisi, lazerle dövme silme gibi pek çok hizmet veriliyor.

Detaylı bilgi ve randevu için http://www.burcuyamangokturksolak.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. 


* * * * 



Griple sağlıklı beslenerek savaşın!
Uzmanlar, bağışıklık sistemini kuvvetli tutmak ve direnci arttırarak soğuk kış günlerine hazırlıklı olmak için her yaş döneminde sağlıklı beslenmenin önemine dikkat çekiyor! Beslenme yetersizliği ve dengesizliğinin dolaylı olarak neden olduğu hastalıkların en önemlileri arasında enfeksiyon hastalıkları geliyor. Söz konusu hastalıklarda metabolizma hızlanıyor, vücut dokularının yıkımı artıyor, dolayısıyla besin öğelerinin vücuttan atımı artıyor.

Uzmanlar; sağlıklı beslenmek için çeşitli besinlerin tüketimini öneriyor. Önerilen düzeyde tüketilen çeşitli besinler soğuk algınlığından korunmak için sadece besin ögelerini içermiyor, ayrıca sağlığın korunması, geliştirilmesi ve diyete bağlı kronik hastalıkların önlenmesinde etkinlik gösteren fitokimyasallar adı verilen biyoaktif bileşenleri de içeriyor. Fitokimyasalların insan bedenini sürekli tehdit altında tutan oksidatif strese karşı antioksidan savunma sistemini güçlendirdiği belirtiliyor. Besinlerde 8000’ den fazla fitokimyasal bileşen var. Bu ögelerin çoğu fenolik bileşikler diyen Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Yücecan "diyetle alınan antioksidan vitaminler ve antioksidan özellikler gösteren fenolik bileşiklerin en iyi kaynakları sebze ve meyvelerdir. Farklı sebze ve meyveler farklı besin bileşenlerinden zengin oldukları için, sebze ve meyve tüketiminde çeşitlilik sağlanması önemlidir" diye belirtiyor. Sebze ve meyve tüketiminde ve bunlardan elde edilen sebze ve meyve suyu içiminde çeşitliliğin önemli olduğuna işaret ediyor.

Prof. Yücecan, sebze ve meyve sularının içeriğinde yüksek oranda bulunan A, C ve E vitaminleri ile söz konusu fenolik bileşik içeriklerinin, yüksek potansiyelde antioksidan etkinlik gösterdiğini belirtiyor. Bu bileşenlerin sebze ve meyvelere kıyasla onların suyundan daha kolaylıkla emilebildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Sevinç Yücecan, çilek, vişne veya kırmızı üzüm suyunun antioksidan etkinliği gösterdiğini, Bu sayede de bedeni hastalıklara karşı koruduğunu vurguluyor.

Meyveyi bulamıyorsan önerilen düzeylerde suyunu iç!
Önerilen tüm meyvelerin her mevsimde bulunması ve tüketilmesi mümkün olmadığından, en pratik alternatif olarak karşımıza meyve suyu çıkıyor. Son dönemlerde, çeşitli meyvelerin bileşiminden oluşan farklı tatlarla her türlü damak tadına hitap eden meyve suları, tüketicilere daha fazla seçenek sunuyor. Uzmanların da sık sık vurguladığı gibi, günde 5 porsiyon meyve ve sebze ya da buna denk gelen düzeyde meyve suyu tüketimi sağlıklı bir yaşamın vazgeçilemez koşullarının başında geliyor.

Şeftali suyu savunma sistemini güçlendirmeye yardımcıdır
Güçlü antioksidan etkinlik gösteren fenolik bileşiklerden ve b-karoten’den zengindir. Antioksidan etkinlik gösteren bileşenler ortamı serbest radikallerden temizlerler ve serbest radikallerin neden olduğu hastalıklara karşı koruyucu potansiyel etkinlik gösterirler. b-karoten; diğer karotenoidler arasında en yüksek potansiyel A vitamini aktivitesine sahip bir bileşendir. Vücudun dış yüzeyini, sindirim, solunum, üreme ve görme organlarını dıştan gelecek mikroplardan koruyan epitel hücrelerin çalışması ve gözün ışık durumuna göre ayarlanması için gereklidir. Vücudun hastalıklara karşı savunma sisteminin oluşumunda yardımcıdır.

Vişne suyu oksidatif stresin zararlı etkilerini azaltabilir.
Vişne bileşiminde yüksek oranda polifenolik bileşenler içerir. Polifenolik bileşenlerin kanser ve koroner kalp hastalıkları gibi bazı kronik hastalık risklerinin azaltılmasında potansiyel bir etkiye sahip olduğu belirtilmektedir. Ayrıca polifenolik bileşenler antioksidan savunma sistemini aktive ederek hücre içinde gelişen ve çeşitli mekanizmalar ile proteinler, lipitler ve DNA'ya hasar veren oksidatif stresin zararlı etkilerini azaltabilir.

Kayısı suyu vücudu enfeksiyonlara karşı koruyabilir
Potasyum, folat ve A vitaminine dönüşebilen karotenoidlerden özellikle b-karoten açısından çok zengindir. A vitamini, gözlerin karanlıkta normal olarak görmesine ve alacakaranlığa alışmasına yardım eder. Hücre ve dokuların sağlıklı bir şekilde büyümelerini sağlar. Ağız, mide, ince bağırsaklar, solunum ve üreme sistemi ile idrar yollarındaki deri ve dokuların sağlıklı bir şekilde devamlılığını sağlayarak vücudu enfeksiyonlara karşı koruyucu potansiyel bir etki gösterebilir. b-karoten ve kayısının içerdiği diğer fenolik bileşenler ayrıca çok güçlü antioksidan etkinlik gösterirler ve çeşitli kanser türleri ile yaşlanmaya bağlı hastalıklara karşı koruyucu etkide bulunabilirler. 8-10 adet kayısı (250 g) veya 30 gram kuru kayısı yetişkin bir bireyin günlük A vitamini gereksinimin yüzde 100’ünü karşılar. Bir bardak (200 ml) kayısı suyunda bulunan 2300 mg b-karoten ise günlük A vitamini gereksiniminin 4-8 yaş grubu için yüzde 48’ini, 9-13 yaş grubu için yüzde 32’sini, 14 yaş ve sonrası erkekler için yüzde 21’ini, 14 yaş ve sonrası kadınlar için ise yüzde 27’sini karşılar.

Portakal suyu, bağışıklık sisteminizi destekleyerek infeksiyonlara karşı koruyucu etkide bulunabilir
Yüksek miktarda C vitamini, folat, potasyum, flavonoidler, pektin ve diyet posası içerir. C vitamini; kas, kemik ve diğer dokuları bir arada tutmayı sağlayan bağ dokusu proteinlerinden kollojenin yapımında yardımcıdır. Kan damarlarının yapısını sağlamlaştırarak yaralanmalara karşı korur. Bitkisel kaynaklı besinlerdeki demirin vücudunuzda emilmesine ve vücudunuzdaki yaralanma ve kesilmelerin iyileşmesine yardım eder. Bağışıklık sisteminizi destekleyerek infeksiyonlara karşı koruyucu etkide bulunur. Folat; vücudunuzda hücre çoğalmasını kontrol eden DNA ve RNA üretimine yardım ederek yeni hücrelerin yapımında elzem bir role sahiptir. Güçlü antioksidan etkinlik gösteren flavonoidler ise bazı kanser türlerinin oluşum ve gelişimini geciktirici, kötü kolesterol olarak bilinen LDL– kolesterol düzeyini düşürücü, iyi kolesterol olarak bilinen HDL-kolesterol konsantrasyonu yükseltici potansiyel bir etki gösterir. Dört hafta süreyle günde 750 mL (3 su bardağı) portakal suyu içen kolesterol düzeyi yüksek bireylerde plazma HDL-kolesterol düzeyinin yüzde 21, folat konsantrasyonunun yüzde 18 yükseldiği, LDL/HDL kolesterol oranının ise yüzde 16 oranında azaldığı belirlenmiştir.

Elma suyu çok güçlü bir antioksidan kaynağıdır
Elma polifenoller ve diğer fitokimyasallar adı verilen bileşenlerden çok zengindir. Bu bileşenler çok güçlü antioksidan kaynağıdırlar ve vücüdunuzu serbest radikal hasarına karşı korurlar. Yapılan çalışmalar elma tüketiminin hücresel hasarı önleyici bir etkisi olduğu, bazı kanser türleri, kardiyovasküler hastalıklar, astım, tip II diyabet, obezite gibi hastalık riskini azaltıcı potansiyel etkide bulunduğunu göstermektedir.

Üzüm suyu hücrelere zarar veren bileşenlerin düzeyini azaltabilir Potasyum, vitamin C, folat, fenolik ve flavonoid bileşenlerden zengindir. İçerdiği güçlü antioksidan etkinlik gösteren fenolik ve flavonoid bileşenlere bağlı olarak plazma antioksidan kapasiteyi yükseltir, oksidasyona bağlı DNA hasarını ve hücrelere zarar veren bileşenlerin düzeyini azaltır. Kalp sağlığını ve bazı kanser türlerine karşı koruyucu ve riski azaltıcı potansiyel bir etkisi olduğu belirtilmektedir.

Domates suyu, sağlık deposu
Vitamin C, folat, potasyum ile diğer karotenoidleri ve polifenolik bileşenleri içerir. Güçlü antioksidan özelliğinden dolayı zehirlenmeler ve infeksiyonlara karşı vücudu korur. Bazı kanser türleri, katarakt ve kalp damar hastalıklarının riskini azaltıcı potansiyel etkisi vardır. Kan basıncının düşürülmesinde etkilidir.

Nar suyu çok güçlü antioksidan aktivite gösterir
Pektin, askorbik asit ve polifenolik flavonoidlerden çok zengindir. Kalsiyum ve potasyum içerir. İçerdiği bileşenlere bağlı olarak çok güçlü antioksidan aktivite gösterir. Bu aktiviteye bağlı olarak kötü kolesterol düzeyini düşürebilir, iyi kolesterol düzeyini yükseltebilir ve koroner kalp hastalıkları riskini azaltabilir. Kan basıncının düşürülmesinde etkilidir. Karaciğer koruyucu etkisi vardır.

Vitamin deposu kırmızı meyveler
Üzüm, vişne, nar, Frenk üzümü, yaban mersini, kızılcık, frambuaz, çilek ve mürver gibi kırmızı meyveler A, C, E vitamini, folat, kalsiyum, potasyum, selenyum, α-karoten, b-karoten, lutein, fenolik moleküller ve fenolik asitler’ den zengindir. Güçlü antioksidan aktivite gösterirler. Bu etkinlikleri ile kötü kolesterol olarak bilinen LDL-kolesterolün oksidasyonunu engelleyici ve kardiovasküler hastalıkların gelişme riskini düşürücü potansiyel bir etkinlik gösterirler. Damar duvarlarını çevreleyen endotel hücrelerin işlevini artırabilir ve damar içi pıhtılaşma riskini azaltabilirler.

MEYED hakkında

1993 yılında kurulan Meyve Suyu Endüstrisi Derneği (MEYED) bünyesinde 43 üye firma bulunmaktadır. Sektördeki firmaların tümünü aynı çatı altında birleştiren MEYED, 1997 yılından bu yana Uluslararası Meyve Suyu Üreticileri Federasyonu (IFU) ve 2005 yılından bu yana Avrupa Meyve Suyu Birliği’nin (AIJN) üyesi. Derneğin başlıca amaçları; meyve suyu kavramını kamuoyuna doğru tanıtmak, sektör içi işbirliğini geliştirmek, firmalar arasındaki bilgi değişimini hızlandırmak, konu ile ilgili araştırmaları desteklemek, kamuoyunu ve ilgili kuruluşları meyve suyu faydaları konusunda bilgilendirmektir.

No comments: