Wednesday, November 19, 2014


Mersin'in turunçgilleri geçit töreninde

15-16 kasım tarihlerinde 5. Narenciye Festivali'ni izlemek, yakından takip etmek ve sarı-turuncu heyecanı yaşamak üzere Mersin'deydim.





Mersin Ticaret Borsası'nın davetlisi olarak çoğunluğu ekonomi alanında olmak üzere çeşitli alanlarda yazan gazeteci arkadaşlarımızla festival alanına doğru yürürken heyecanlıydık. Günlerce süren hazırlıklar bitmiş birazdan geçit töreni başlayacaktı.Geçit törenini rahat izleyebilmemiz için Mersin'in iyi bilinen balık lokantası Aşina'nın açık alanında yerlerimizi aldık. Mersin valisi ve belediye başkanının açılış konuşmalarının ardından Mersinliler de geçit töreni yapılacak olan yol boyunca yerini almıştı.. Görüntüler gerçekten çok renkliydi.







32 ülkeden 700 davetlinin gösterileri ilgiyle izlendi. Her ülke geleneksel kıyafetleri, çocukları, gençleri ve gösteri sanatçıları ile izleyenlere bir görsel şov sundu.
Benim çocukluğumda fuara gittiğimiz, Erdemli sahilinde denize girdiğimiz, şehrin simgesi palmiyelerin sıralandığı sahil boyunca Akdeniz"i izlediğimiz Mersin"in eski güzelliği ne yazık ki kalmamış. Her yerde olduğu gibi aşırı betonlaşma çirkin bir görüntü sergiliyor. Her şeye rağmen Çukurova'nın bereketli toprakları, özellikle Mersin-Tarsus, Mut, Toroslar"a uzanan bölgede limon, portakal, mandalina, greyfurt, nar ve zeytin bahçeleri alabildiğine bize cömertçe meyvelerini sunuyor. Narenciye bolluğu olmasına rağmen istatistiki veriler ne yazık ki tüketim açısından iç açıcı değil. Çünkü ve turunçgil ülkesinde yaşamamıza rağmen yeterince bu bolluktan faydalanmıyoruz. Her gün 1 portakal ya da 1 mandalina yememiz lazım. Çocukların beslenme çantalarına koymak, suyunu sıkıp içmek, bu meyvelerle tatlılar, pastalar, yemek sosları, ekşiler, reçeller, lokumlar yapmak, üretmek ve ürettiğimizi de tüketmek durumundayız. Sahip çıkmadığımızda bu değerleri kaybedeceğimiz açık. Tüketici olarak "yerli malımıza, yerel ürünlerimize" sahip çıkmalı, üreteni desteklemeliyiz ki bu lezzeti, bu orjinal ürünleri kaybetmeyelim. İthal ürünlere gebe kalmayalım. Üretimin büyük bir kısmı dış ülkelere ihraç ediliyor.

 “Narenciye dalında kalmasın, çocuklarımıza vitamin olsun!"
Mersin Ticaret Borsası Başkanı Abdullah Özdemir, güzel bir slogan hazırlamış: “Narenciye dalında kalmasın, çocuklarımıza vitamin olsun". Gerçekten de öyle. Taze meyve alışkanlığımızı geliştirmemiz lazım. Özelliklere çocukların bu alışkanlığı kazanması sağlıklı beslenme ve gelişim açısından da çok önemli. İthal meyveler yerine kendi yerli üretim meyvelerimizi tüketmeye öncelik vermeliyiz. Bu konuda annelere ve evin alışverişini yapan hanımlara büyük görev düşüyor. Meyveyi dilimler halinde salata yaparak, yeşil salatalara ekleyerek, aşureye, keke, pastaya kullanarak her şekilde tüketmek mümkün.


Mersin limonu nerede kaldı?


Mersin 5. Narenciye Festivali’nde Ticaret Borsası Başkanı Abdullah Özdemir’den narenciye üretim tüketim bilgilerini alırken %123 limon fazlası olduğunu öğrenince ‘limon’ konusundaki endişelerim daha da arttı. Biz çaya çorbaya, zeytine salataya limon sıkan, limon kolonyası kullanan ve limonata içen bir toplum olarak nasıl oluyor da ürettiğimiz limonu tüketemiyoruz? Geçtiğimiz yaz limonun kilosu 10 liraya çıktı ve haftalarca öyle devam etti. Kaldı ki en büyük tüketici İstanbul ve İstanbul’da Mersin’den gelen limonu bulmanız mümkün değil. “İstanbul’a neden kalın kabuklu, mis kokulu ve sulu Mersin limonu gelmiyor da Güney Amerika’dan gelen ithal limonları ya da sadece Antalya üzerinden gelen ince kabuklu, kokusuz limonları alıyoruz?” diye sorduğumda da ne yazık ki tatmin edici bir cevap alamıyorum.
Amaç, bu festivalleri yaparak ülkemizin bir ‘turunçgil’ cenneti olduğunu vatandaşa hatırlatıp tüketime yönlendirmek. Ama katma değer olmadığı sürece ne ‘Mersin Limonu’ ne de ‘Mersin Portakalı’ akla gelmeyecek. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Komşumuz Yunanistan’a, Sakız Adası’na ayak bastığınız anda ‘limon şekerlemesi’, ‘mandalina reçeli’, ‘portakal kabuğu reçeli’ neredeyse damla sakızı ile eşdeğer ölçüde önemsenmiş olarak karşınıza çıkıyor. O ürünleri gördüğünüz anda “buranın mandalinası, portakalı da meşhurmuş” diyorsunuz. İtalya’ya gidenler ‘Limonçello’ (bir tür limon likörü) almadan dönmezler.
Yerel ürünlere sahip çıkmak ve acilen katma değer oluşturmak durumundayız. Limonuyla, portakalıyla marka şehir olmak isteyen Mersin’in başta üreticisine olmak üzere ürünlerine sahip çıkması, değer katması lazım. Kaliteli üretim yapıyoruz ama pazarlayamıyoruz. Tüketime katkı için, “Narenciye dalında kalmasın, çocuklarımıza vitamin olsun" diye 12-18 Aralık Yerli Malı Haftası’nda ilkokullarda portakal, mandalina dağıtarak başlayabilirler.







MERSİN'İN YÖRESEL LEZZETLERİ

Mersin deyince sizin aklınıza ilk hangisi gelir bilemiyorum ama benim aklıma gelenler sırasıyla şöyle; şimdi kalmasa da Mersin-Tarsus yolu üzerinde çilek suyu; sonra turunçgil ağaçları, kalın kabuklu yediveren limonu, portakal, yeşil zeytin... Tantuni, Cezerye, Kerebiç, Ciğer dürüm, Şalgam suyu, nar. Kireç kaymağında çıtır kabak tatlısı, ceviz sucuğu, kuru patlıcan-biber ve tabii ki başta pul biber, nane olmak üzere yüzlerce baharat... Kısır, Humus gibi mezeleri de en az Antakya, Adana kadar meşhurdur. Susamlı ince pide ekmekleri ki "küncülü ekmek" de derler, nefistir. Mersin'e gidip de Lagos (Lahos de denir) yemeden olmaz. Akdeniz'in en lezzetli balıklardan biridir. Mersin'deki balık lokantaları balığı da deniz ürünlerini de çok güzel yaparlar.

Festival'in ilk günü öğle yemeği yediğim Aşina restoranı ve Marina'daki İskele & Marin restoranı özellikle tavsiye ederim. Aşina'da Lagos (Lahos) buğulama gerçekten de nefisti. Marine levrek, soğüş ahtapot, ızgara karides gibi deniz ürünleri ile hazırlanmış mezelerin yanı sıra Aşina'da pastırmalı sıcak humusun da tatma şansım oldu.  Mersin valisi, büyük şehir belediye başkanı, ticaret borsası başkanı ve ilçe belediye başkanları ile birlikte akşam yemeği için Marina'daki İskele & Marin restoranda da ızgara deniz levreği ana yemek olarak gelirken acılı soslarla tatlandırılmış karides, kalamar ve balık kokoreç ikram edildi.

Mersin'in yeni Büyükşehir Belediye Başkanı olan Burhanettin Kocamaz, 20 yıl Tarsus belediye başkanı olarak hizmet yapmış. Makamında bizi ağırlayan başkanla Mersin üzerine güzel bir sohbet yaptık. Keyifli sohbetimizin ikramı da "Tarsusi" usulde oldu.  Bir zamanlar "Tarz-ı Hususi" denilen Türk kahvesinin çay bardağında 2 ölçü olarak, kallavi şekilde ikram edildiğini anlatırken kahvelerimizi yudumladık.

Mersin'in yayları...
İstanbul'a dönmeden önce bir yayla turu yapalım dedik ve kendimizi bir anda 1600 m rakımlı Gözne Yaylası'nda buluverdik. Ayva Gediği beldesinde ise
(şimdi mahalle olmuş) karşılaştığımız köylü pazarı beni çok mutlu etti. Toros Pide'nin otlu gözlemeleri, yufka ekmeği ve mısır ekmeği sıcacık geldi önümüze... Pideci dediğime bakmayın burası köyün ekmek fırını aslında... Ayağı şalvarlı, başı yazmalı 4 kadın harıl harıl çalışıyor fırında. Köy kahvesinin taze demlenmiş çaylarıyla gözlemelerle bir güzel doyurduk karnımızı... Dönüş yolanda 5 dakikacık ayak bastığımız portakal bahçesi tam fotoğraflıktı, ordan da boş dönmedik tabii..
Mersin'de olduğu gibi yurdumuzun her yerinde kendi özgü yerel lezzetler var. Bunların devamlılığı yaşaması ve yaşatılması Türk mutfak kültürünün devamı ve yaşaması için son derece gerekli, hatta şart. Şehir dışına çıktığınızda yol kenarlarında, tarlasından, bağından, bahçesinden topladıklarını satan üreticiyi boş geçmeyin. Durun 1 kg da olsa bir şey satın alın. Bütçesine katkıda bulun ki üretmeye, toprağını işlemeye devam etsin. Bu güzellikleri, bu doğal lezzetleri hep beraber yaşatacağız...

Seneye, 6.Narenciye Festivali'nde buluşmak dileği ile toprağımızın bereketi bol olsun...

No comments: